Zaman, bazen avuçlarımızın arasından akan kum gibi değil de, sanki hiç yaşanmamış bir boşluk gibi geçip gidiyor. Geriye dönüp baktığımızda, “Bunca yıl ne uğruna harcandı?” diye sormaktan kendimizi alamadığımız o uzun, yorucu duraklar vardır. Bir başkasının hikayesinde figüran olmak, kendi hayatının sessiz bir izleyicisine dönüşmek… Kimimiz buna sabır dedik, kimimiz ise kader. Ama o yıllar, bir hiç uğruna harcanmış gibi görünse de aslında içimizde büyük bir sessizliğin fırtınasını biriktiriyormuş.
İnsan ruhu, en ağır yarayı aldığı yerden filizlenirmiş meğer. Tıpkı o efsanevi Anka Kuşu gibi. Hani her şey bitti dendiğinde, o enkazın ve tozun arasından kendi küllerini avuçlayıp yükselen o vakur kanat çırpış… İşte bazen “son” dediğimiz yer, aslında gerçek bir başlangıcın tam merkezidir.
Şimdilerde hayatımda “Yeni Hayat, Yeni Düzen” başlığı altında taptaze bir sayfa açıldı. Üzerimdeki o ağır, o ruhu yoran yükleri birer birer bıraktım. Artık ne geçmişin pişmanlıkları ne de “keşke”lerin gölgesi var üzerimde. Küllerimden doğarken öğrendiğim en kıymetli şey; özgürlüğün, insanın kendi iç sesine yeniden merhaba demesi olduğuymuş.
Daha hafif, daha berrak ve her şeyden önemlisi çok daha huzurlu bir dönüş bu. Bu dönüş, bir güç gösterisi değil; bir kabulleniş ve yeniden var oluş hikayesi. Rüzgarın nerede eseceğine karar veremeyiz belki ama kanatlarımızı hangi yöne açacağımızı artık çok iyi biliyoruz.
Hayatın karmaşasından, o gürültülü beklentilerden sıyrılıp kendi sessizliğimizde bulduğumuz bu huzur, en büyük zaferimizdir. Çünkü biliyorum ki; gökyüzü her zaman oradaydı, ben sadece başımı kaldırıp ona bakmayı ve uçmayı hatırladım.
Ve unutmamalı: İnsan, kendini kaybetmeden kendi gerçeğini bulamıyor; meğer en parlak yıldızlar, en zifiri karanlıkların ardından doğarmış. Şimdi vakit, o yıldızın altında, kendi huzurlu iklimimde sadece nefes alma vakti.
Sağlık ve huzurla kalın!